12 Eylül 2022 Pazartesi

Dedikodunun Anatomisi

    Evet herkes hazırsa ben başlıyorum. Dedikodunun sözlük anlamı epey yetersiz olduğu için ben doğasından bahsetmek istiyorum. Ben dedikoducuları 3 kategoriye ayırdım, en kötüsünü en sona saklayacağım :)

1- Sevdiği insanlar hakkında konuşanlar

    Birinci kategoride bence birçoğumuz varız. Kendimden örnekleyecek olursam - tabi ki ben asla dedikodu yapmam deyip herkesi gömenlerden değilim- mesela ben sevdiğim biri bana, beni kızdıracak, üzecek bir şey yaptığında fevri bir hareketle diğer sevdiklerimle bu durumu paylaşırım. Fakat, burada ince bir çizgi var ki, sevdiğiniz birine öfkeniz geçtiğinde ya da aranızı düzeltirken bütün bu olanlardan ona bahseder ve onunla güler geçersiniz. Şimdi kimse vicdanını aklamasın, “ya ben de sana kızgındım” deyip iki üç şey anlatmaktan bahsetmiyorum. Dürüst bir şekilde her şeyi anlatmaktan bahsediyorum. Bu şekilde davranmak doğru mu? Hayır, fakat en azından insanın yaptığını üstlenmesi güzel bir şey. Ayrıca genelde bu sınıftaki insanlar her ne kadar sevdiklerine kızgın hatta sevdikleriyle konuşmuyor olsalar bile, başka birinin herhangi kötü bir şey söylemesini şiddetle karşı çıkar. Yani demem o ki A kişisine kızıp B kişisine anlatırken, tabii ki B kişi de A kişisi hakkında kötü şeyler söyleyecektir sizi desteklemek için, fakat haddi olmayarak bunu C kişisine anlatır ve siz duyarsanız, işte buna şiddetle karşı çıkar ve bir daha B’ye bir şey anlatmazsınız.

Bu B şahsı 3. kategoridekilere göz kırpıyor şu anda:)


2- Sevmediği insanlar hakkında konuşanlar


    Ahhh bu kategoride de varım. Sevmediklerim zaten beni de sevmiyor oluyorlar. Sinirle, nefretle ve haketmediğini düşündüğün binbir davranışın getirdiği öfkeyle dertleşerek başladığın konuşmada artık kişiler hakkında fikir de beyan etmeye başlıyorsun. Burada ince bir çizgi var ki o da “Ben bu sözleri bu kişiye söylerim fakat ne anlar?” evresi. Tam bu noktaya geldiğinizde insanlarla iletişiminizi koparıyorsanız, zaten artık onlar hakkında konuşacak bir şeyiniz de kalmıyor. Ahh ne güzel bir evredir bu. Bütün toksik ilişkilerden kurtulduğunuz an. Duvara anlatsam beni daha iyi anlar zaten dediğinizde hafiflediğiniz o ilk an. Şahsen bu evreye geldiğim insan sayısı az, aslında çok güzel bir durum fakat yine de sıfır olmasını dilerdim. Ne yazık ki kötü insanlar vardır, bunu değiştiremezsiniz. En hafif şeklini de görüşmek zorunda kaldığım insanlarda yaşıyorum, asla kişisel bir şey paylaşmayıp sene de 2-3 kez görerek atlatıyorum bu skandal zamanları. Toksikler sınıfının en başında gelenler de zaten akrabalar ya da eş durumundan, iş durumundan bir şekilde konuşmanı sürdürmek zorunda kaldığın insanlar. Bu konuda da mükemmel şanslıyım ki Türkiye’de yaşamayarak bu zırvalıktan da büyük derecede yırttım. Toksiklerin canı cehenneme deyip hızlıca nefret ettiğim gruba zıplıyorum.


3- Sevmediği insanlar hakkında konuşup 

onları seviyor gibi yapanlar


    Gelelim omurgasızlar sınıfına:) Bunlardan bolca var arkadaşlar sağınıza, soğunuza hatta bazılarınız aynaya bakarak bu sınıfı kolaylıkla teşhis edebilir. İlk önce bu sınıfa girmeden; sinirlense, kırılsa dahi yine de bir, iki, üç şans verip insanları sevmeye çalışanları kapı dışarı alalım. Yine de size tavsiyem dedikodusunu yapıyorsanız ve şanslarını kaybettilerse siz omurgasızlaşmadan bu insanlara yol verin. 

    Bu haysiyet yoksunları -çirkinleşeceğim yüksek müsadenizle- insanlara sayar, söver demediklerini bırakmaz, aslında hiçbir zaman da bu insanları affetmezler fakat yüzlerine gülerler. Bayılıyorum bu sahteliklere. Hatta bu sınıfın en başında bayrak tutucular var. Bu bayrağı taşıyan ama karakter adına hiçbir şey taşıyamayanlar, sevmedikleri insanlara arada günah çıkartırlar. Nasıl mı? Mesela bir arkadaşları var sevmiyorlar ama yüzlerine gülüyorlar. Fakat bu manyak grup bazen öfke nöbetlerine o kadar çok kapılıyor ki, bir şekilde bunu karşı taraf anlıyor ya da arkasından konuşulanı duyuyor ya da karşı tarafa öfke kusan konuşmalar yapılıyor. Gelelim günah çıkarma merasimine. Bu öfkenin karşı tarafa yansımasından bir hayli rahatsız olan omurgasız birey, konuyu öyle bir hale getiriyor ki, sanki aslında kırgınlıklarını ifade ediyormuş da bunu karşı tarafı çok sevdiği için yapıyormuş ya da onun iyiliği için yapıyormuş gibi. Peki sonrası? Hayatları boyunca hiç sevmedikleri, hiçbir zaman da sevmeyecekleri insanların yüzüne gülüp arkasından sövmeye devam ediyorlar. İşin gülünç yanı şurada başlıyor, karşı taraf da aslında bu omurgasız sınıfından. Olay birbirlerinin arkasından söven, sevgiye dair hiçbir ümidi kalmamış insanların birbirlerini seviyor rolü yapmalarından ibaret hale geliyor. Yeniden kendi adıma örnekleyecek olursam - aslında yıllardır bu toksik ortamlardan uzak kaldım - zorunlu aile görüşmelerinde bunları gözlemleyebiliyorum. Her iki tarafın da cayır cayır gıybet yaptığını bildiğim insanların, birbirlerini tapıyorcasına sevişini izlemek.


    Özetleyecek olursam, ne mutlu bana ki, 28 yaşında geç kalmış da olsam, bir şekilde toksik ilişkilerden uzak kalmayı öğrenmişim. Zorunlu aile görüşmelerinde dahi fazla konuşmayarak, kişisel verilerimi paylaşmayarak, en önemlisi o alandan, odadan uzaklaştıktan sonra telefon, whatsapp ya da herhangi bir şekilde iletişim kurmayarak sıyrılmışım bu cehennemden. Böylece insanlar hakkında öfkelenecek zaman yaratmayıp, diğer sevdiklerime de bunları anlatmak zorunda kalmıyorum. Canım sevdiklerimle gerçek dertlerimi paylaşıp, mutluluklarımı yaşıyorum.


    Sevdiklerim, iyi ki varsınız. Toksiklerim, cehennemi uzakta aramayın, tam kalbinizin ortasında yanıyor.




16 Ekim 2021 Cumartesi

Dedem, annem, ben

 Son yazımın üzerinden tam bir sene geçmiş. Buraya bir şeyler yazmayı özledim mi? Hayır.

En büyük çıkmazlarımda yazıyorum. Lafı uzatmayacağım, dedem öldü. Bu beni neden bu kadar sarstı? Dedemi zihnimde kaç kez öldürüp dirilttim? Bunu sadece meraktan yaptım, acaba üzülür müyüm dedem ölse, diye düşündüm. Üzülürmüşüm. Çok değil herhalde derdim önceleri, ne kadar şey paylaştık ki bu kadar üzüleyim. 

Ölüm inanılmaz. Ölüm buz gibi bir his. Dişlerimi sıkıyorum bunları yazarken, düşünmekte çok zorlandığım zamanlar dişlerimi sıkarım, çok üzüldüğümde dişlerimi sıkarım. Sanki dedem ölmedi de bambaşka bir şey oldu. Ne oldu bilmiyorum, anlam yükleyemiyorum. 

Annem... Canımı verecek kadar çok seviyorum. Hayatta gördüğüm en güçlü insanlardan. Böyle yıkılışını izlemek, sürekli karnıma tekme yiyormuşum hissi veriyor. Ben buraya dertlerim olduğunda yazıyorum ya, gerçekten dertsiz bir yıl geçirmedim. Kaos içinde boğulduğum bir yıldı. Bir yıla sığdırılabilecek her şeyi sığdırmıştım sanki. Taşındım hem de öyle şehir değiştirmeli falan değil ülke değiştirmeli. Eşim işini değiştirdi, yeniden ev kurdum, borçlandım, annem hastalandı, babam hastalandı, eşimle beni sarsan bir kavga ettik, işe başladım, youtube'a bir kanal açtım. ama ben bu yıla bir de ölüm sığdırmak istemezdim.

Yarını yaşamaya korkuyorum artık. Uyanma isteğim yok, uyandığımda annemi mutsuz göreceğime neredeyse emin olduğum bir sabaha uyanmak istemiyorum. Bir de döneceğim, annemi burada bırakıp dönmek de çok yoruyor. Artık gitmek istiyor muyum, bilmiyorum. 

Yoruldum, bana zarar veren insanlar hakkında konuşmaktan yoruldum. Sadece güzel şeyler konuşmak istiyorum ya da susmak. İnsanların ikiyüzlülüğünü konuşmam ne onları ne beni değiştirecek. Belki inandığım şeyleri eksiltecek. Üniversitedeki insanlara duyduğum güvene dönmek istiyorum. Bir başkasının annesini de annem kadar sevebileceğime inandığım günler. Başka birini de kardeşim olarak görebileceğime inandığım günler. Artık içimde saf bir nefretin ve kinin olmadığı günler. Çok hırslıyım, yakasından tutup hesap sormak istediğim insanlar var. Ben size ne yaptım da bana düşman kesildiniz demek istediklerim. Birilerine tüm iyi niyetinizle davranıp arkanızdan konuşulduğunu bilmek ne kadar zor. 

Geleceğimi göremiyorum. Neler yapmak istediğimi bilemiyorum. Annemi daha fazla üzgün görmek istemiyorum. Birinin öldüğünü gördükten sonra değerini anlamak hiç istemiyorum. Ölüm düşmanımıza bile yakışmayacak derecede hiddetli. 

Dedemin ellerini tutmak isterdim. Çok küçükken onunla geçirdiğim zamanları hatırlıyorum. Ellerini tutuşumu bana her gün dondurma alışını. Neden sonra yanında sevgi ile oturmak yerine sadece ziyaret amaçlı gitmeye başladım yanına? Ne zaman başladı bu tam olarak? Bilmiyorum. Dedemi sevmeyi ne zaman bıraktım? Gerçekten sevmeyi?

Keşke hiç büyümeseydim. 

Keşke annemin beni teselli ettiği yaşlardan, annemi teselli ettiğim yaşlara gelmeseydim.

Sanki her dakika sevdiğim birini daha kaybetmem için ilerliyor. 

Çok yorgunum.

31 Ekim 2020 Cumartesi

Geçenlerde arkadaşım “Neden bloguna yazmıyorsun artık?” diye sordu. Bu sorunun üzerinden belki bir ay geçmiştir, hala bir yanıtı yok bende. Buraya canım en çok acıdığı zamanlarda, düşünmekten bunaldığımda, kaybedecek bir şeyim kalmadığını hissettiğimde, hayatımı sorguladığımda ve hayatımın dönüm noktalarında yazıyorum. Kendimle baş başa kalabildiğim bir zaman yok sanki, bunu evlendiğim için söylemiyorum benimki bir Oğuz Atay isteği değil, kendimle baş başa kaldığımda düşünmemek için çabalıyorum ben. Düşünmemek için sosyal medyaya bakıyorum, kitap bile okuyamıyorum.  Yoruldum sanırım, bir noktada insan hayatın gerçekliğini tüm damarlarında hissediyormuş, daha fazla çabalamak, düşünmek veya eyleme geçmek imkansız hale geliyormuş. Yaşanmış onlarca yılın yorgunluğu var üzerimde. Kime yardım edebildim, kime yetebildim, hiç bilmiyorum. Yaptıklarım yıktıklarımı geçer mi? Bilmiyorum. Gerçekten beni seven kaç kişi var, gerçekten sevdiklerim kimler?Üniversite zamanında hayat koşullarımın daha zor olduğuna eminim, fakat geleceğe bakışım daha ümit doluydu. Şimdi, çaresizliğin elinde çırpınıp duruyorum. Hayatımdan biri eksilirse ne yaparım paniği içerisindeyim, hayatımdaki insanların en ufak mutsuzluğu beni uykusuz bırakabiliyor, kabuslara sebep olabiliyor. Hayata hükmetmeye çalışıyorum farkında olmadan, buranın dünya olduğunu unutarak, anlık mutsuzlukları bile silmek istiyorum. Yoruldum çünkü hayata yönetmenlik yapamam. 

Sadece bitsin istiyorum, ama sonsuz güzel bir hayata sahip olmak hakkım mı benim?

19 Kasım 2019 Salı

Babam

1 fotoğraf yayınlayın: Koşuyolu Yüksek İhtisas Kalp Hastanesi'nin nasıl bir yer olduğunu gösterin. 
Her nedense bir fotoğraf çekmişim, telefonum bana bu fotoğrafı paylaşmak için bildirim gönderiyor. Aslında hiç sorgulamadım ben bu bildirimi, sadece içimden "Bir güncelleme yapmalılar, bazı mekanlarda çekilen fotoğraflar için bu şekilde öneride bulunmamalı telefonlar." diye düşünüyorum. 

Hastaneler, nefret ediyorum hastanelerden. Bir kez daha, o önünden geçtiğimde bile tüylerimi diken diken eden hastanedeyim: Koşuyolu. Şimdi otursam logosunu da, tabelasını da ezbere çizebilirim. Ne acı Yarabbi. Babamı kendi ellerimle yoğun bakıma hazırlamak ne acı. Elimde tüm giysilerinin olduğu bir poşetle kalakalmak... Bütün tartışmalarımız, gülüşmelerimiz, babamın beni sinir ettiği olaylar, sevmediğim huyları, hatırladığım ilk anılarım, her şey geçiyor aklımdan. Elimde babamın ayakkabıları var. Mideme ağrılar saplanıyor. Acil kapısının önünde ağlayan insanları görüyorum. Babamı öldürüp öldürüp diriltiyorum zihnimde. Onu toprağın altında düşünemiyorum. Yalvarıyorum, "Allah'ım!" diyorum, "Benim senden bir şey isteyecek yüzüm yok, kardeşlerim çok küçük, nolur bize yaşatma bu acıyı." Birilerini suçlamak istiyorum, içimde birinden öç alma isteği var. Kimsenin sebep olmadığı bir durumun acısını birilerinden çıkarmak istiyorum. 

Koskoca bir hafta geçiyor, inişli çıkışlı. Tam sevinmeye başlayacağımız anda bir yoğun bakım daha, tam toparlanırken doktorun ağzından çıkan, riskler, istatistikler, seçimler, şunlar, bunlar. Babamın gözlerine hiç bu kadar çok baktım mı daha önce bilmiyorum. Babamın çok güzel gözleri var. Ben kaybetmek istemiyorum bunları. Gözleri doluyor, ölmek istemiyor, bunu söylemeye çekiniyor ama biliyorum ölmek istemiyor. Bir gün daha fazla yaşayabilecekse bu ihtimali seçmek istiyor, olasılıkları duymak istemiyor. 5 yıl önce bu kadar acı çekmiş miydim? Bilmiyorum, insan yaşlandıkça daha çok acı çekiyor sanırım ya da hakikaten geçmişi unutuyoruz. 


Babam mucize bir hastaydı. İyileşmesine hiçbir doktorun akıl sır erdiremediği bir hasta, peki neden yine bu hastanedeyiz? O mucizenin bozulmasına dayanamazdım. Bozulmadı da. Babamı sağ salim, sıhhatle çıkardık hastaneden. 

Bunları neden anlatıyorum, bilmiyorum. Sadece insanın sevdiklerini kaybetme korkusu onların güzel yanlarını ve aslında onları ne kadar çok sevdiklerini ortaya çıkarıyor. Birine çok kızdığımda, onu hayatımdan çıkarmak istediğimde ölümünü düşünmeye çalışacağım. Çünkü ölüm hayattaki acıların en büyüğü...

Ve benim babam çok gizli bir kahraman. 

26 Eylül 2018 Çarşamba

Maksimum sessizliği sağlamaya çalışıyorum. Sanki odada çıkaracağım tek bir “çıt” sesi bile tüm ölüleri kaldıracak. İsrafilin yükü var omuzlarımda. Hayatımın muhasebesini yaptığım gecelerden biri, bu kadar çok eksilen ne var ki ruhumda? Besbelli çelimsizim, gözyaşlarımın akmasından yorgunum. Her zaman bu kadar hassas mıydım, farkındalıklarımla mı artmaya başladı hassasiyetim, gün geçtikçe neden daha çok kırılıyorum? İlginin müptelası mıyım yoksa beklediğim sadece standart şeyler mi? İnsanlar mı değişiyor, ben miyim bambaşka birine dönüşen yoksa hepsi birden mi? Aklımda yüzlerce soru var, sorulara yüzlerce cevap, cevaplardan doğan binlerce seçenek. Hepsini tek tek düşünecek kadar ömrüm bile yok belki. Neden bu kadar acı çekiyorum? Histerik bir tip gibi görünüyorum, üzücü bir durum. Kendimi yazarak ifade etmeyi bile unutmuşum. Ne acı bir şey Yarabbim. İnsanın kendini hiçbir şekilde ifade edememesi ne acı, ne çaresizce. Anlaşılmak için zihnine sokmak istiyorsun karşındakini, kalbine soktuğunda seni anlamıyor sanki, eksik bir şeyler kalıyor. Yalnızlığı sevip de yalnız kalmaya bu kadar çabalayan ben, şimdi acı bir yalnızlığın içindeyim. İçinden çıkamadığım kurgular var içimde, aklımın her köşesinde ayrı bir konu tartışılıyor. Kendimin kendine eziyet ettiğini düşünmeye çalışıyorum, bu yüzden kurgu bunlar diyorum. Fakat ben kendime telkinde bulunsam da tutmayan bir dikiş var. Önemsizleşiyorum, bayağılaşıyorum, gözden de gönülden de uzaklaşıyorum. Bilhassa gözden giderek uzaklaşmak istiyorum. İçimdeki hicreti durduramıyorum, kalbimin tam ortasında çok sevdiği yeri bırakıp gitmek zorunda kalan peygamberin çektiği hasret var. Ben ne bir melek ne de bir peygamberim. Birinden üstün olmam, diğerinin de izinde olmam gerek. Ters yönde aşağı doğru koşuyorum, ne bu koşudan hayır gelecek, ne de bu yazıdan, biliyor fakat yapıyorum.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Değer görmediğinizi hissettiğinizde ne yapabilirsiniz ki? Bunun hesabını kimseye soramazsınız, kimseye bunu anlatamazsınız. Ne diyeceksiniz "Kimse bana değer vermiyor mu?"? Bu biraz ironik olur, sözlerinizi uzay boşluğuna gönderirsiniz yalnızca. Ya da "Neden bana değer vermiyorsun?" diyemezsin. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Kimse "Hakikaten he, dur birazcık anlam yükleyeyim şu kıza." demez. Belki ben abartıyorum. Belki benim beynim gerçekten çok basit çalışıyor. Çocuk gibiyim, her yarışta galip gelmek istiyorum. Mağlubiyet benim için kötü, anlamsız. Bazı şeylerin yerini değiştiremeyiz, baba babadır mesela, anne, eş, kardeş, evlat. Yerine koyabileceğiniz başka bir şey olmaz, olamaz. Sanki bu temeli oluşturan herkes, benim yerime koyacak daha iyi şeyler bulmuş gibi. Bir ideoloji belki, bir amaç, bir uğraş, bir hedef, bir hırs, para belki. Herkesin benden daha iyi sebepleri olduğuna inanıyorum. Kimseyi suçlayamam, ben de olsam, benim yerime başka bir şey koyardım. Daha faydalı, daha işe yarar, daha çok karşılık alabileceğim bir şey koyardım, ben haricinde her şey olabilir. Mağlubiyetlere dönmeliyim. Ya da bunu bir mağlubiyet olarak görmemeliyim. Bu bir yarış değil, herkesin anlam yüklediği şeyler farklı, bunlara takılmak anlamsız. Tüm bunların dışında durmak istiyorum, iyi bir sebebe ihtiyacım var. Artık kimseye "Ben hayatının neresindeyim?" diye bakmayacağım. Kimseye zeytin dalı uzatacak takatim yok, kimseden de bunu yapmasını beklemiyorum. Sözde kalıyor tüm söylediklerim. Kendimi önemsediğimi fark ettim. Bir gecede yaşadığım bir aydınlanma değil bu. Önemsiyorum, bu o kadar belli ki. İnsanların da bu kadar önemsemesini bekliyorum. Neden? İnsan düşünmeden edemiyor, beni kaybetseler bu bir kayıp olur mu? Ne kadar üzülürler, kaç kişi üzülür? Hayatına dokunabildiğim kaç kişi var? Bu sorulara cevap vermekten korkuyorum. İkili seçenekler sunmaktan bile korkuyorum. Babama ben mi yoksa x ideolojin mi? diye sormaya bile korkuyorum. Biliyorum alacağım cevaplar ya yalan ya da gerçeği duymak canımı acıtacak. Kimsenin hayatına dokunabildiğim yok, birkaç akrabalık bağım var. Belki biraz içgüdülerden kaynaklı birkaç gözyaşı. Pek uzun süreceğini sanmıyorum. Bunları düşünmeyi bırakmalıyım, biliyorum. Esnaf gibi davranıyorum, her şeyin bir karşılığı olsun istiyorum, ticaret değil ki bu. Gerçek yalnızlık bu mu acaba?