17 Kasım 2017 Cuma

Biz ne yaptık be böyle?

Nasıl başlasam bu yazıya, sorusunu cevaplamaya çalışıyorum. İçimden geçen tek şey tüm sayfayı "Bilmiyorum."lara boğmak. Fakat öyle yapmamalıyım, birkaç satırda da olsa kendimi ifade etmeliyim.

Dışarıda hafif bir soğuk var. Şimdilik insanı üşütmez, fakat akşama doğru serin olacağı besbelli. Sıcak bir kafede oturuyorum. Her nedense kahve almak gelmedi içimden. Öylece merdivenleri çıkıp oturacak bir yer buldum kendime ve ders çalışmaya başladım. Her Türk genci gibi belli bir saatten sonra ders dışında her şey ilgimi çekmeye başladı. Pencereden dışarıya bakıyorum. Gözüme yaşlı bir teyze ilişti, mendil satıyor. Ses yok, seda yok, dilenme yok, elinde 3 paket mendil var, hepsi bu. Neyi var, neyi yok, bilmiyorum. Beni burada oturtan fakat onu dışarıda bırakan sistemi de çözemiyorum. Bakıyorum yalnızca, seyretmenin ata sporumuz olmasının bana verdiği yetkiye dayanarak bakıyorum. Hala kahve içip içmemek arasında tereddütlerim var. 10 liranın insan hayatı üzerindeki etkisini düşünüyorum. Aşağıdaki teyze 10 lirayı şu dakika kazansa, günlük gelirinin kaçta kaçını elde etmiş olur? Eve kaç saat erken dönebilir? Ne kazansam kardır, diyerek erken dönmekten vazgeçer mi? Mesela, girip içeride biraz ısınma ümidiyle otursa, varlığından rahatsız olur muyuz? Yoksa tıpkı yolda yürürken onu görmediğimiz gibi, burada da mı görmeyiz? Görmüyor muyuz, görmezden mi geliyoruz? Teyzeyi mi görmüyoruz, vicdanımızı mı köreltiyoruz? 12 bardak saydım, yarısı içilip, yarısı bırakılan. Bardağa dolu tarafından bakarsak ortalama bir hesapla 60 lira. Şimdi burada bir saatte -iyimser açı ile- 60 lira çöpe mi atılıyor? Saatte 60 liranın çöpe atıldığı bir mekanın önünde günlük geliri 60 lira olmayan bir teyze oturuyor.

Tek bir şey sormak istiyorum: Biz ne yapıyoruz?

14 Ekim 2017 Cumartesi

Yeah yeah of course İngilizce biliyorum.

Öfkeliyim, epey öfkeli. Bugün ki öfkemi büyük egolarını küçük İngilizce kelimelerle kusan cahil insanlara atfediyorum. .Ön yargılarınızı kırarak başlayacağım, asla şu kafa yapısına sahip bir insan olmadım: "Ağğğğbi Batı kim ya, onlar Türkçe öğrensin keh keh ehe fehe" Böyle kör zihniyete sahip insanlara tiksinerek bakıyorum. Fakat asıl mesele bu değil benim için.

Dil bilmenin insan ufkunu açtığına inanmıyorum. Bir dili öğrenmeyi zorunlu kılmak insanlara işkence etmekten farksız ve insanların bunu "farkında" olmadan gönüllü kabullenişleri ise ironik. Küçük örnekler vererek başlayacağım. "Ecdadçılık" kavramına sığınmadan konuşacağım. Her zaman övünerek konuştuğumuz, geçmişe takılıp kalarak bir adım atamayışımızı bir kenara bırakırsak, Avrupa'daki bilimin temellerini atan İslam coğrafyasını adımız kadar iyi biliyoruz. Bununla birlikte Avrupa'da konuşulan dilin Arapça olmadığını, hatta istatistiklerde bile yer almadığını da çok iyi biliyoruz. Peki Avrupa ne yapmış? Çok enteresan ama TERCÜME. (bk. sayfa 9) Anlaşılan Batı, Doğu'nun yalnız iyi tarafını almış, oysa ki bu bizim fikrimizdi, tüh be! 

Şimdi düşünelim şunu yapmak ne kadar zor olabilir? Literatürleri Türkçeye çevirerek, insanlara dayatılan "zorunlu kılınan" dil ile insanların vakit harcamalarına engel olmak... Tabii ki bu "şak" diye olacak bir şey değil ve tabii ki literatürü Türkçeye çevirmek hayat kurtarmayacak. Literatürün bir noktadan sonra siz olmanız gerekmektedir. İngilizcenin öğrenilmesi gerektiğine değil, bilim insanlarına, adaylarına bu tip şeyleri dayatılarak yapılmasına karşısındayım. İletişim için gerekli diyorsanız, ona da bir çözüm var, kardeşim sakin. Bu tip şeylerin çoğalacağını hepimiz biliyoruz, ama espri şu, onlar "simultane" yaparken biz İngilizce öğreniyor olacağız. "Hayır bu kadar vakit almıyor ki dil öğrenmek." diyenleri de pistten bir alalım lütfen, kime ve neye göre nasıl ve ne zaman kardeşim? Gerçek anlamda dil bilmedikleri için bir köşede sıkışıp kalan zeki insanların olduğunu biliyorum, tanıyorum, görüyorum. (Come onnnn guyss, of course this is not me! plsss ) 

Bir de bunun hastasıyım ben. İngilizce bilgisiyle egosunu konuşturup "Siz Türkler ne diyor?" modunda yaşayan insan-cık-lar. Ağır mı konuşuyorum, hayır siz alenen yüzümüze baka baka "İngilizce bilmemen senin kabiliyetsizliğin canım, söylediklerimi anlamak zorundasın."cılık yapıyorsunuz. Kimse sizin "flash disk" demenizi bile anlamak zorunda değil, Windows bile ona "Taşınabilir Aygıt" diyor, siz kimsiniz? Tabii TDK'nın bile ciddiye almadığı bir şeyi ben fazla ciddiye alıyor olabilirim. Ben sizden Smoothie yerine karsanbaç demenizi istemiyorum, sadece ne yaptığınızı benim söylememe gerek kalmadığını siz de biliyorsunuz.

Anyway, benim research etmem gerek birkaç konu var. So, by.

7 Eylül 2017 Perşembe

1 Eylül 2017 Cuma

Kötü biri olduğuma emin oluyorum çoğu zaman. Neden böyle bir insana dönüştüğümün cevabını bulamıyorum. Belki de ben hali hazırda böylesine kötüydüm. İnsanları kırma konusunda oscarlık performans sergiliyorum. Bir çocuğun elindeki krakerleri parçalarken çıkardığı o “kıtır kıtır” sesler, benim cümlelerim arasından efekt misali duyuluyor. İyi bir insan olmaya çalışırken yine ofsayta düşüyorum. Elime kalemi alıp bunları yazarken “kötü insan” kabullenişimi de bir kaçış olarak görüyorum. Hayatımın her aşamasında kolaya kaçmamın sağlamasıdır bu kabulleniş. Yine de anlam veremiyorum ben koşmayı hedeflerken yürüyorum, yürürken ayaklarım birbirine dolanıyor, sendeleyip düşüyorum. Bu kader mi, diyorum. 

Konuşamadığım zamanlar beni oldukça yıpratıyor. Kelimeleri yan yana koyamadığımda gözyaşlarımı dökmeye başlıyorum. Çok mu ağlıyorum? Yerli yersiz değil, çocuk gibi değil, hıçkırarak değil. Sessiz ağlıyorum, beni yüzde yüz anlayacak birinin varlığına sesimi duyuracak kadar ağlıyorum. Mütemadiyen ağlıyorum. 


Canım sıkkın, yazdıklarımın manalı olmasını istemiyorum, bağlantılı olmasını, belirli bir sıraya sahip olmasını istemiyorum. Sadece kalemin akıp gitmesini, gönlüme biraz su serpmesini istiyorum. İyi bir insan olmak istiyorum. Sevgimin nefretim kadar büyük olmasını istiyorum. İyi biri olmanın bildiğimiz tanımlardan bambaşka olduğunu göstermek istiyorum. Ben istiyorum.

24 Haziran 2017 Cumartesi

Ölüm eşittir hayat eksi yaşanılan günler

Tam bir haftadır evden çıkmıyorum. Birçok sebebi var tabii;  hava sıcak, okulu bitirmem için staj defteri yazmam gerek, param suyunu çekti, uyuşukluk var üzerimde, bir de DIŞARI ÇIKIP KİMİ GÖRECEĞİM ALLAH AŞKINA? Ben bu bloga nefret kusmayı çok seviyorum. Çok okunmuyorum, o yüzden blogu okuyan haricindekiler beni iyi biri zannediyor. Evrensel küme eksi bloğu okuyanlar :)  Bu da benim yeni stilim. Artık bildiğim her matematik, bilgisayar, biyoloji bilgisini cümlelerime serpiştiriyorum. Çünkü HOCAM BUNU GERÇEK HAYATTA NEREDE KULLANACAĞIZ? Mesele geçen çay demlerken integralle hacim hesapladım. Herkes haddini bilsin yani. Saçmalıyorum. Artık insan sesine tahammülüm yok. Yine hayatımın, ALLAHIM 3 AY DAĞ EVİNDE YAŞASAM KİMSESİZ, HUZUR İÇİNDE, DEFAULT AYARLARIMA GERİ DÖNERİM, bölümündeyim ve DAHA SONRA HATIRLAT butonuna tıklamaktan anam ağladı.

Kendime arada SENİN DERDİN NE? sorusunu yöneltiyorum. Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Birinin benim boğazımı sıktığını hissediyorum sadece, işin kötüsü o biri benim. İnsanın kendi boğazına sarılması mümkün mü? Sonra bir İsmet Özel şiiri okuyorum. Mataramda tuzlu su var, başka da bir açıklaması yok.


Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Kapitalist düzende sevgi sömürüsünün gönüllü efendilerine ithafımdır.

Selamun Aleyküm arkadaşlar, hepimizden tiksiniyorum. Hayır, harf hatası değil, gerçekten hepimiz demek istedim, kendim de dahilim bu meseleye.
İnsan dendiğinde garip bir mide bulantısı başlıyor. Düşünceleriniz, ümitleriniz, istekleriniz sahte. Belki benimkiler de öyle, fakat şu an konuyu kendime çevirmeyeceğim. Kendime olan nefretimi zaten biliyoruz, bahsediyorum genelde. Şu anda söylemek istediklerim farklı. Bu konu üzerinde epey düşündüm, beni siz delirttiniz. Sahteliğiniz yüzünden her geçen gün bir mertebe daha düşürdüm insanlara olan güvenimi. Arka plandaki insan olmakla yetindim, şikayet etmedim. Sustum. İnanmak istedim hep, arka planda tutulmamın sebebi sevgisizlik olmamalıydı. Yalan oysa ki... Her şeyin koskaca bir yalan olması gibi bu da yalan. Ergenliğime geri dönerek "kimse beni sevmiyor" tribine bağlamıyorum, çünkü insanların sevgisini de umursamıyorum. Tek umursadığım şey sevginin asla karşılıklı olmadığı gerçeği ve sevdiğini iddia eden çoğu insanın sahteliği... -Yani beni sevmesen de ben hiçbir şey kaybetmiyorum, yalanlarını uzak tut gerizekalı.- Neden? Bu korsan sevginizi neden oluşturuyorsunuz? Gerçekten bir geliri mi var mesela? Bir dönemdeki cd sektörü gibi mi bu? Emek hırsızlığı değil mi mesela? Yani siz şimdi birini sevdiğinizi ima ediyorsunuz, kalbini kazanmaya başlıyorsunuz, sevdiğinizi söyleyerek daha da ileri gidiyorsunuz. Peki, sonra? Giderek sevilmek hoşunuza gidiyor, sizi daha çok insan sevsin, daha çok sevgi, daha çok gözyaşı, daha çok... Kuruyan kalbinizi yeşertecek hiçbir şey kalmamış.
Sevgi üzerine kurduğunuz sömürü sistemi içerisinde yanıp kavrulma sırası size de gelir inşallah ne diyeyim? Annem, hep “Bela okuma kızım.” der bana. Siz kendiniz haricinde hiçbir şeyi geçtim, hiç kimseyi düşünmüyorsanız ee Allah belanızı versin, kardeşim.


15 Şubat 2017 Çarşamba

Mücadele ediyorum, o halde varım.

15.02.17 - Karanfil  Sk.

Sabahattin Ali'nin kısa bir dönem yaşadığı, farklı bir şehir olsa da aynı ismi taşıyan sokağından yazıyorum. Burası yine sessiz.

Kahramanımızı yine çeşitli maceralar bekliyor tabii ki. Hayat dediğimiz süreç bu şekilde işliyor, biliyorum, fakat her defasında yeniden şaşırabilme kabiliyetine sahibim ve bu kabiliyetime hayranım. "Aptallığın en büyük kanıtı aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç beklemektir." diyor Einstein. Sanırım bir aptalım ya da sen yanılıyorsun. Tabii ki kendime toz kondurmamak adına konuşacağım, eğer ortada insan faktörü var ise, parametrelerimizden birini insan oluşturuyorsa, farklı sonuç beklememek aptallık olur. Yanılıyorsun canım, her zaman zekiler kazanmaz, izafiyeti tutturmuş olabilirsin, fakat her konuda sen haklı olamazsın. İnsanın değişme olasılığı ne kadar küçük olursa olsun, göz ardı edilemez. Fizik sorusu değiliz ki, "Sürtünme kuvvetini ihmal edilebilirsiniz." uyarısı yazsın alnımızda. Sahi bazı özelliklerimiz ihmal edilebilir hale gelse güzel olabilirdi. Einstein bunu neden söylemiş bilmiyorum açıkçası, sadece aklıma geldi ve içimde birine "Haksızsın." deme isteği uyandı, haliyle Einstein'a bulaştım.

Nerede kalmıştım? Hatırladım, her şey yolunda giderken önüme taş çıkmasından. Hayatın inişli çıkışlı olması durumu bu. Elhamdulillah, insana yaşadığını hissettiriyor, mücadele kuvveti veriyor. Mesela her şey güzelken tedirgin olmuyor musunuz? Elindeki güzelliği kaybetme korkusundan bahsetmiyorum, "Her şey neden bu kadar yolunda?" korkusu. Yaşadığımız negatiflikleri pesimist bakma durumumuz var - genelde bu benim ilk girdiğim koşuldur - , yalnızca bundan sıyrılıp belki geleneksel bir yaklaşım olacak ama teyzelerimiz gibi "Allah'ın kendini hatırlatma şekli" olarak bakacağım bu duruma.

Bin bir musibetle uğraşıyorum, çünkü Allah beni seviyor. Bin bir musibetle uğraşmadığım zamanlarda da seviyor elbette ki, fakat böyle söylemek hem yüreğime hem de kulağa aşırı hoş geliyor. Belaya dua etmiyorum, derdi veren dermanı da verecektir, buna iman ediyorum.

Kendimi kaybetmeye başladığım noktada Allah'ın ipine* sımsıkı sarılmam gerektiğini bir kez, belki bin kez daha anlıyorum.
*Ali İmran 103

30 Ocak 2017 Pazartesi

Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. böyle durumlarda cama yapışıp, uzun uzun düşünürüm. Yağmur dinse de camda bıraktığı damlaları izlemeye devam eder, düşüncelerimi savuşturmamak için elimden geleni her şeyi yaparım. Elimden gelen her şey :) Dünyanın en komik cümlesi olmaya aday değil mi ya? Yalan ha! Elimden gelen bir şey yok, elimden gelen hiçbir şey için de çabalamayacağım şu saatten sonra. Yazın kardeşim, kimseye borcum yok, 27 Kasım itibariyle bu kızın elinden zerre miktarda bir şey gelmeyecektir. Nedir yahu bu? Herkesi memnun edebilmek adına hayatını yaşayamamak -ki buna rağmen tek bir memnuniyet ifadesi göremedik. Benim önümde canım ciğerim güzel bir örnek var. Teyzem, 76 yaşında sanırım, ömrünü insanlara vermiş.76 yaşında her gün ağlayıp, her gün beni bekleyip ,her gün ölmeyi istiyor. 22 yaşında her gün ağlayıp, her gün bekleyip, her gün ölmeyi istiyorum. Ben daha şu yaşımda 76 ya merdiven mi dayadım? Yalan değil, ölümden korkuyorum ve korktuğum şeyi istiyorum. İntihar mektubu gibi mi oldu? Yok yahu bilen bilir, söylenip susarım ben.

Kendimle biraz baş başa kalabilsem - Allah beni kendimle yalnız bırakmasın- yakarım bu gezegeni(bknz:GORA). Arkadaş öyle aklınıza hayalinize gelmeyecek bir nefret var içimde. Açıkcası hiç de iyi bir insan değilim, olmak da istemiyorum, olamıyorum da zaten.

15 Ocak 2017 Pazar

Hayatımın bir fon müziği olsun. İstiyorum ki ben yazmadan kelimeler kağıda dökülsün, tek bir cümle dahi kurmadan insanlar beni anlasın. Bunun üzerine bir müddet daha düşünüyorum. Beni anladıklarında ne değişir ya da beni anlamalarına lüzum mu var? Tüm bunların üzerinden bir müddet daha geçiyor. Ben kendimi anlıyor muyum? Tüm soru işaretlerini bir çuvala doldurup denize dökmek istiyorum. Her gün milyonlarca insanın yaptığı gibi belki yalnızca bir bakışla denize fırlatılan dertleri, bu kez ben vazifemi üstlenircesine çuvallar ile denize boşaltmak istiyorum. Dalgalar bu kederi sürükleyerek neşenin bol olduğu sahillere bıraksın. Belki bir kez olsun, başkasının derdiyle dertlenir, hemhal olurlar, neşesiyle zehirlenenler.

Niçin kan kustuğumu bilmiyorum. Artık kusacak hiçbir şeyim kalmadı galiba. İçimdeki melankoli her geçen gün kökünü sağlamlaştırıyor. Güzel insanlar var, biliyorum, duyuyorum fakat dokunamıyorum. Soyutluğun sonsuzluğa yaklaştığı bir dönemde parmak uçlarım hissizleşmeden dokunmak istiyorum. His kaybım kalbimden başlayarak parmaklarıma ulaşmış olabilir mi?

Hayatımın bir fon müziği olsun istiyorum. Tam olarak nasıl bir şey olması gerektiğine karar veremedim. Sadece duyma hissimi diri tutmak istiyorum, hepsi bu.

12 Ocak 2017 Perşembe

Sanırım yarını göreceğimizin kesin olmadığı dünyayı fazla ciddiye alıyoruz. Bu sebeple her şey üst üste dert olmaya başlıyor, dertler yığını arasında çaresiz hissetmeye başlıyoruz. Belki de size sataşıyor olmam da boşuna. Sorun tamamı ile benim.


Sanırım yarını göreceğimin kesin olmadığı dünyayı fazla ciddiye alıyorum. Bu sebeple her şey üst üste dert olmaya başlıyor. Sanırım benim imanım para olmaya başladı. Önüme 100.000 atsalar çözemeyeceğim mesele kalmaz gibi geliyor. Belki sayıyı küçülttüm, fakat hala kalbimin küçücük bir kısmının kararmadığına şahit olmak istiyorum. Tipik bir mezun - pardon mezun demişim - sendromu mu geçiriyorum acaba? Tuhaf bir rüya ile uyandım az önce, tekrar uyumayı beceremedim, aslına bakarsanız denemedim bile. Rüya görmek de bir imtihan mı acaba? Kötüsünden uyanmak ne kadar zorsa, iyisinden uyanmak da bir o kadar zor. Her iki durumda da arayış içerisinde oluyor insan, gerçekliği ya da düşü. Ne fark eder ki ? Aradığını bulamayacağına emin olduktan sonra arayış sadece bir oyalanmadan ibarettir. Tıpkı dünya gibi. Geldik, oyalanıyoruz, gideceğiz.


Kendimi tanıyamıyorum. Ben aslında kimim bilmiyorum. 1 yıl önce asla dediğim her şeyin içerisindeyim, hatta tam ortasındayım. İstediklerim bir köşede, yaptıklarım bir köşede, bense kayboldum. Hiçliğin ortasından yazıyorum, herkesin suratıma baktığında hissettiği boşluğun sebebidir bu.

11 Ocak 2017 Çarşamba

İsmimi değiştirip yaşamak istemişliğim çoktur. Bilmiyorum, insan bu fikre kaç kez kapılır hayatta? En sevdiğim romanlardan biridir, Çalıkuşu. Bu tür düşünceler aklıma üşüştüğünde, herhalde diyorum, bu romandan çok etkilendim ben. Bir köye yerleşip hiç kimseymiş gibi hayat mücadelesi vermeye can atmak, standartların dışında.  Neticede insan yalnızlığı ne kadar çok istese de tanıdık birkaç yüz görmek, bilindik bir yerlerde olmak insanı teskin ediyor. Boşluğa düşmesine engel oluyor, bir anda uçurumdan yuvarlanmıyorsun, daha yavaş daha naif. Daha doğru ifade etmek gerekirse, uçurumdan düşerken dallara takılmaya benzer bir durum. Sevdiklerimiz, biz düşerken iki türlü davranabilirler, bize yardım edeceklerini sandığımızda, uçurumdan düşerken yüzümüzü gözümü çizip, acımızı arttırıp, dahası ümit verip ölüme terk edebilirler. Her tuttuğumuz dal elimizde kalırken, bir diğerine umutla sarılırız fakat sonuç aynıdır, kanayan yaralarımızdan ziyade yüreğimizin sızısıyla ölüveririz. İkinci seçenek daha masum, tutunacak dallar hiçbir yerimizi çizmez, belki bir müddet ölümü geciktirir, çok şanslıysak ölümden kurtarır.  

Buraya tek bir cümle yazıp, çekip gitmek istiyorum. Mümkün mü, münasip mi? Bazen insan ne diyeceğini bilemez, tek bir cümleye, tek bir kitaba ve nihayetinde tek bir insana kapılır. Nihai durum güzel sanılsa da zordur, lakin bunu anlamak için epey bir yol kat etmek gerekir. Yol yatay ise ne mutlu, fakat dikey bir şekilde uçurumdan aşağı gidiyorsak... Belki keyfini çıkarmalı, rüzgarı hissetmeli, konuyu dallandırıp budaklandırmamalıyız. Ölümüze kimseyi karıştırmamalıyız. Bir kez olsun sessiz ölmeli, yeniden dirilmemeliyiz.