24 Mayıs 2018 Perşembe

Değer görmediğinizi hissettiğinizde ne yapabilirsiniz ki? Bunun hesabını kimseye soramazsınız, kimseye bunu anlatamazsınız. Ne diyeceksiniz "Kimse bana değer vermiyor mu?"? Bu biraz ironik olur, sözlerinizi uzay boşluğuna gönderirsiniz yalnızca. Ya da "Neden bana değer vermiyorsun?" diyemezsin. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Kimse "Hakikaten he, dur birazcık anlam yükleyeyim şu kıza." demez. Belki ben abartıyorum. Belki benim beynim gerçekten çok basit çalışıyor. Çocuk gibiyim, her yarışta galip gelmek istiyorum. Mağlubiyet benim için kötü, anlamsız. Bazı şeylerin yerini değiştiremeyiz, baba babadır mesela, anne, eş, kardeş, evlat. Yerine koyabileceğiniz başka bir şey olmaz, olamaz. Sanki bu temeli oluşturan herkes, benim yerime koyacak daha iyi şeyler bulmuş gibi. Bir ideoloji belki, bir amaç, bir uğraş, bir hedef, bir hırs, para belki. Herkesin benden daha iyi sebepleri olduğuna inanıyorum. Kimseyi suçlayamam, ben de olsam, benim yerime başka bir şey koyardım. Daha faydalı, daha işe yarar, daha çok karşılık alabileceğim bir şey koyardım, ben haricinde her şey olabilir. Mağlubiyetlere dönmeliyim. Ya da bunu bir mağlubiyet olarak görmemeliyim. Bu bir yarış değil, herkesin anlam yüklediği şeyler farklı, bunlara takılmak anlamsız. Tüm bunların dışında durmak istiyorum, iyi bir sebebe ihtiyacım var. Artık kimseye "Ben hayatının neresindeyim?" diye bakmayacağım. Kimseye zeytin dalı uzatacak takatim yok, kimseden de bunu yapmasını beklemiyorum. Sözde kalıyor tüm söylediklerim. Kendimi önemsediğimi fark ettim. Bir gecede yaşadığım bir aydınlanma değil bu. Önemsiyorum, bu o kadar belli ki. İnsanların da bu kadar önemsemesini bekliyorum. Neden? İnsan düşünmeden edemiyor, beni kaybetseler bu bir kayıp olur mu? Ne kadar üzülürler, kaç kişi üzülür? Hayatına dokunabildiğim kaç kişi var? Bu sorulara cevap vermekten korkuyorum. İkili seçenekler sunmaktan bile korkuyorum. Babama ben mi yoksa x ideolojin mi? diye sormaya bile korkuyorum. Biliyorum alacağım cevaplar ya yalan ya da gerçeği duymak canımı acıtacak. Kimsenin hayatına dokunabildiğim yok, birkaç akrabalık bağım var. Belki biraz içgüdülerden kaynaklı birkaç gözyaşı. Pek uzun süreceğini sanmıyorum. Bunları düşünmeyi bırakmalıyım, biliyorum. Esnaf gibi davranıyorum, her şeyin bir karşılığı olsun istiyorum, ticaret değil ki bu. Gerçek yalnızlık bu mu acaba?

12 Mayıs 2018 Cumartesi

İnsan kendini pek çok kez sorgular. Bu süreklilik arz eden bir eylemdir. “Nerede hata yapıyorum?” sorusu belki de bu sorgulamalar içerisinde en sık tekrarlananıdır. Fakat çoğu zaman bu soruya verilecek bir cevap bulamaz, üzerini örtüp hayatına bir şekilde devam eder. Çünkü objektif olmak sanıldığı kadar kolay bir eylem değil. Kendi kendini sorgularken bile karşında kendini savunan bir kendin var. Kaotik ya da süslü bir cümle değil bu, hiç olmadığı kadar net ve basit.
Her insan gibi ben de bu soruyla boğuşuyorum. Nerede hata yapıyorum ki birkaç saniyede her şeyi tersine dönüştüren bir zihin yapısından kurtulamıyorum. Bu döngüden çıkamamamın sebebi sadece zan mı? Kendimi eleştirirken subjektif miyim? Düşüncelerim basmakalıp şeylerden mi ibaret? Yeni bir fikir, yeni bir yaşam, yeni bir bakış açısı ortaya koymaktansa var olan şeyleri tüketip bunlar müthiş fikirlermiş gibi mi davranıyorum? Açıkçası bazen hepsinin doğru bazen hepsinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Sadece şu sıralar kendimin olağanüstü şeyler keşfettiğini düşünürken insanlar tarafından az izlenen tartışma programlarındaki fikirlerinin kimsenin umrunda olmadığı konuşmacılar gibi hissediyorum. İşin kötü tarafı gerçekten o konuşmacılardan olmam. Aynaya bakıp, “Sana soran olmadı” demeliyim, sürekli. Hakikaten bir insanın canını sıkmanın en güzel yollarından biri bu cümle. “Fikrini merak dahi etmiyorum, üstelik buna rağmen belirtiyorsun.” demenin en kısa hali:”Sorduk mu?” Fikirlerimizi konuşarak değil, paylaşarak değil, yaşayarak göstermeliyiz. Kimse için bu kadar önemli değiliz, kendimiz hariç. Dolayısıyla heyecanı bastırıp inandığımız fikirler doğrultusunda yaşamalıyız diye düşünüyorum. Kimsenin hayatını düşüncelerini dayatarak yönlendiremezsiniz, söylediğiniz şeyler dünyanın en güzel ve en haklı sözleri olsa bile. Yine fikir belirttim, belki de en tezat yazılarımdan biri oldu bu. Benim de hareket geçme yöntemlerimden biri yazmak sanırım, bazen zıtlık güzellik getirir, karanlığın içindeki ışık gibi.

6 Mayıs 2018 Pazar

Neden yazmayı bıraktım ki? İnsan kendini sürekli ifade etmek isteyen bir varlık. Bir şekilde var olmak istiyor, nasıl olduğu önemsiz. Benim de varoluşumu belli etme şeklim bu. Bloguma çok yazardım eskiden, sonra sadece selamlaştığım bir arkadaşımla konuşurken birden “Sen hoşlanmazsın gerçi ama..” şeklinde bir cümle duyardım. Yazılarımdan birini okumuş, öyle aklında kalmış. İnsanların aklında kalmak hoşuma gitmiyor elbette, hatta daha çok “Neden X kişisi benim Y özelliğimi bilsin ki?” gibi bir tepki oluşuyor içimde. Fakat kendi varlığımı ispatlıyor bu tip şeyler, “Demek ki” diyorum, “İnsanların hayatında bir şekilde yansımam var.” Konuşmayı bıraktım şimdi de. Çünkü kurduğum cümleler bana külfet olarak geri dönüyor, öyleyse yazmak daha garanti bir durum. Türk toplumu adına karar verdim, bundan sonra kendimi sessiz sözcüklerle ifade edeceğim. Şimdi gündelik hayatımdan bahsedebilirim bence, ki zaten anlatacağım kimse de yok. Bugün masa tamir ettim, içimdeki usta açığa çıkıyor bence. Tulum giyip ev ev gezerek tadilat işlerine girişmeme ramak kaldı. Masayı tamir etmek hayli zor oldu tabii ki, çünkü denge! Dünyanın en zor meselelerinden biri bu. Hayatın neresine koyarsak koyalım bu kelimeyi, koyduğumuz o yerde işler karışmaya başlıyor, taa ki dengelenene kadar. Masanın iki ayağını vidalamak bile bu kadar zorken, kendi hayatımdaki dengeyi tutturmam elbette ki kabus olacaktır. Şu anda yalpalıyor oluşumun tek açıklaması desteğimi kaybedişim olabilir. Belki ben gerçekten yalpalayarak var olabilirim, yaslanacak bir şey aramak da kolaycılıktan ibarettir sadece. Belki de yalpalıyor oluşuma bu kadar kötü bakılması beni varlığımdan uzaklaştırıyordur. Bilmiyorum, bilinebilir mi acaba?

4 Mayıs 2018 Cuma

Elimi bile kaldıracak halim yok. Ellerimin uyuştuğunu hissediyorum. Bomboş bir müzik dinliyorum, insanları duymak istemediğim için dinliyorum. Metronun boş olduğu nadir saatlerdeyim. Tutacaklara bakıyorum, hepsi birer idam sehpasına dönüşüyor gözümde. Plastikler tek tek hasır ipe evriliyor. Her gün kaç kişi bileğinden asılıyor bu iplere. Ne çok kayıp var, ölümle sonuçlanmasa da. Arabesk bir durumun içerisindeyim. Anlamsız belki fakat sürekli bir biçimde beni içine çekiyor. Uyumsuz bir parça gibi hissediyorum kendimi. Pek çok insanım hoşuna gitmeyen bir şeyim. Ne olduğunu bilmiyorum, bir saat olsa ben tiktak sesi olurdum. Gece gece insanları uyuz eden, sabahları fark edilmeyen. Nadiren müdavimlerim olurdu, bu sesten hoşlanan, gün içerisinde duymak için kolunu kulağına yaklaştıran birkaç kişi. Dijitalleşirken tamamen yok olup giderdim. Bir saat sesi olsaydım keşke. Yok olup gitmemin bir sebebi olurdu en azından. Deterministim sanırım, her şeyi bir sebebe bağlamayı seviyorum, fakat kendimi boşlukta sallanırken buluyorum. 

Fransızca güzel bir dil bence. İnsanlar Fransızların ırkçı olduğunu söylüyorlar. Bu bana biraz komik geliyor, çünkü bunu söyleyenler genelde daha faşistler. Her millette var biraz bu, ortaya çıkaran Fransız ihtilali diye bileti onlara kesmek manasız. Güzel bir dil işte, şarkılarda duymak fonetik geliyor. Şimdi bu konunun benim depresif halimle ne alakası var? Birazcık psikoloji aslında, bir konuda uzun süre düşünmemek, daldan dala atlamak ve biraz daha normale dönebilmek için metro istasyonunda oturup aklındakileri yazıyor olmak belirtilerdendir. Farkındalık ise durumun ciddi olmadığını gösterir bence. 

İçimden bir ses yine zar zor uyuyacağımı söylüyor. Bunu engellemek için uğraşıyorum işte. Kimi zaman yazıyorum, kimi zaman resim yapıyorum. Şimdilerde ise badana yapıyorum mesela. Bu biraz zorunluluktan dolayıydı ama terapi etkisi yarattığını fark ettim. Duvar boyuyorsun, sürekli kafanda fırça izi bırakmamalıyım düşüncesi, ne bileyim bir kat daha boyamalı mıyım acaba sorusu falan oluyor. En derin düşüncem şeydi: tavanlar neden beyaz? Buna kim karar vermiş, epey tuhaf yani. Açık renk olmasının bir mantığı olabilirdi fakat sadece beyaz. Enteresan. Belki de düşünürken tavana bakmamın sebebi budur. Beyaz bir sayfa açmak gibi. Kim bilir?