Koşarak merdivenleri iniyordu. Hayat ne
tuhaf! Dün geceden beri tamamlayamadığı hikayenin sancısını çekiyordu, belki de
öğlen 4 olmasına rağmen ağzına tek lokma atmamış olmanın getirdiği bir sancıydı
bu. Hikayeleri de hayatına benzemişti git gide, yarım yamalak, silik. Nefes
almak için duraksadı. Aslında almak istediği nefes falan değildi, sadece o
saçmasapan derse yetişmek için koştuğuna inanamıyordu. 5016’mıydı? Kuş uçmaz,
kervan geçmez, telefon çekmez, internet yetmez, lanet sınıf! Kapıya en yakın
yere oturup gelen geçeni izliyordu. Yoklama zorunluluğu elini kolunu bağlamıştı
yoksa çekilecek ders(t) değil. Hoca bilmem kaçıncı kez sınıfa hakaret ediyordu.
Sınıfın dışındaki hayat ne kadar eğlenceli! Sanki insanları işkence olsun diye
buraya tıkamışlar. Kefaretini ödeyip çıkmak istiyordu sadece, verin şu yoklama
kağıdını işte! Yıllar geçecekti ve o sınıfı bile özleyecekti. Bilemiyordu böyle
olacağını. Bilemez, kimse sonunun ne olacağını, bilemez. Bir sonu olup
olmayacağını bile bilemez. Mevsimler geçiyor, yıllar... Bir gece, birden bire o
sınıfı hatırlıyordu. Kendini anlatmak için 1.tekile yaklaşamıyor. Onu kendinden
dahi uzaklaştıran ne vardı? Kendine en uzak noktadan bakıyordu. Uzaktan
güzeldi. Uzaktan sahiden güzeldi. Belli ki kendini bu kadar iyi tanıması onu
çok rahatsız ettiği için uzaklık cezbediyordu. İçinden tek geçen şey; boş bir
sırt çantası alıp 5016’da bıraktığı her şeyi toplamaktı. Öğlen 4’e bıraktığı kahvaltısını, merdivenlerin sonunda verip de alamadığı
nefesini, hocasının ders notlarını, yarım bıraktığı hikayesini...
Bu bir sırt çantası problemidir ve bilenler bilir en değerli olan şeyden en çok almak gerekir, fakat bu problemde en değerli şey yükte en ağır olan. Birim fiyattan, kaybettik. Çanta kapasitesi aşıldı.