28 Aralık 2016 Çarşamba

Kendi kendime mutluluğumu tarumar etme sürem 3 nanosaniyenin altına inmiştir sanırım. Aile ve arkadaşlarımın gözlemlerine göre ruhsal geçişlerim korkutucu. Bana göre gayet doğal. Yani süpersonik bir mutluluk yaşıyorken aynı dakikada sinir krizine girip, mutlu bir son oluşturabilirim. Bana kalırsa doğal bir yetenek bu. Yaşadığı olaylardan dolayı kahırdan kahıra koşan yahut mutluluktan mutluluğa zıplayan insanlardan daha keyifli bir hayatım var. Mesela burada halimden memnunken 2 satır sonra dünyanın adaletine sövebilirim ve bu kimseyi ilgilendirmez. Hatta giyinip süslenip gezmek için dışarı çıktığımda bağcıklarım çözülmeden eve geri dönmüşlüğüm bile vardır. Bilen bilir benim bağcıklarım maksimum 10 dakika bağlı kalır. İnsanın hayatının 10 dakikada bir ayakkabı bağlayarak geçmesi kadar enteresan bir durum da yoktur herhalde, üstelik babası ayakkabıcı iken. Final haftası sendromlarımdan birine daha şahit oluyorsunuz. Her gün sistemle iç içe olmaktan korkmakla birlikte sisteme yaklaştığımı hissediyorum. Bilgisayarımı açıp güzel yazılar yazdığım günleri özledim. Şimdilerde buraya yazıp saçmalıyorum. Hiçbir şey için ciddi düşünmüyor, her şeyi öteliyorum. Benim için hayati olan konular bana yaklaşmaya başladıkça daha ciddiyetsiz, daha laubali oluyorum. Kritik anlarda gereksiz gülen insanım ben, ta kendisi. Kurduğum cümlelere yabancıyım. En kötüsü de bu.

Kendinizi 1 yıl sonra nerede görüyorsunuz? sorusuna verilecek bir cevabım yok. Plansızlığı bile planlı olan insanlardan olmak istemiyorum ve dönüşüyorum. Saçma sapan bir okul, saçma sapan bir iş kaygısı, saçma sapan "insanların benim 'bir şey' olmamı istemesi"nin baskısı var üzerimde.

Kendimi 1 yıl sonra tam olarak şu an bulunduğum yerde görüyorum yer ve mekan dahil, kötümserlikten değil, küçük bir his bulutu.

22 Aralık 2016 Perşembe

Minibüs Felsefesizliği

Minibüslerden nefret ettiğimi daha önce de söylemişimdir eminim. Aslında ben dört teker üzerinde giden her şeyden nefret ediyorum sanırım. Bir de dört teker üzerinde giden şeylerin oluşturduğu sorunlardan nefret ediyorum, bunlardan birincisi de trafik. Gerçi otomobiller güzel de ben sürdüğüm müddetçe, fakat ehliyetim yok. Ha bir de bir kez kullanmaya çalıştığımda kaldırıma oturtmuştum arabayı. Velhasıl kelam ben arabaları sevmeye kalksam da toplum buna karşı çıkar. Şoförüm olacak kadar zengin olmalıyım. Şimdi evde nohut-pilav-ayran üçlüsü arasında bunları yazıyorum. Yemek yerken de aklıma zenginlik gelir, nohut-pilav da değil tabii. Et, tavuk ve türevlerini tüketirken o bıçakla kesip parçalara ayırıyoruz ya hani, heh onu benim için ayıracak adamı tutacak kadar da zengin olmak istiyorum. Hayır arkadaş, ben bunları parçalara ayırana kadar iştahım kaçıyor, enerjim tükeniyor. Bunları anlatmayacaktım ben yahu, minibüse döneyim tekrar.

"+Bir öğrenci abi" diyerek uzattığım paradan sonra dank etti mevzu. Arkadaş bu nasıl bir sistemdir. Öğrenci dediğimde daha az ödüyorum. O zaman herkes "+Bir işsiz alır mısınız?", "+Bir ev hanımı lütfen.","+4 çocuk annesi", "Asgari ücret uzatır mısınız?" şeklinde tanımlamalarda bulunsun. Çünkü benim bir gelirim yok, bunun için indirim yapılıyor, onu da anladık. Fakat bu adam da asgari ücretle 4 çocuğa bakıyor kardeşim. Hayır ben bu minibüslere binince saçmalıyor olabilirim, kabul. Bir keresinde de herkesin ağırlığı eşit değil, kapladığı alan eşit değil, ona göre para alınsın diye düşünmüştüm. Neticede ben ufak tefek bir kızım, kapladığım alan belli, bazen minibüse benden 3 tane toplasan eksik kalır dediğimiz adamlar biniyor, Girişe bir tartı konulsun lütfen, yazılımını bizzat ben yapacağım. Bak yazınca yine mantıklı geldi. Neyse, bir müddet minibüse binmesem iyi olur, zira beni fena çarpıyor.

16 Aralık 2016 Cuma

Aniden gelen yaşama isteği

öncelikle belirtmek isterim ki noktalama işareti kullanacak caps lock a basacak gücüm kalmadığı için herhangi bir tdk kuralını göz etmeyeceğim. okuması biraz zor olsa da yazması oldukça kolay olduğu için sizi değil tabii ki yine kendimi düşüneceğim.

nefes almaya ihtiyaç duyduğum dakikalar içerisindeyim. yaşadığımı hissetmek için yazacağım. sabahtan beri kafamı bilgisayardan kaldırmamamın ıstırabını boynum fazlasıyla çekse de an itibariyle konuşacak insan bulmaya üşendiğim için yazma gafletinde bulundum diyebilirim. aslında biraz önce allahla konuştum, konuşacak kimsem yok değil. bugün şunu fark ettim. sevdiğimiz bir insana - aklınıza ilk gelen yahut en son gelen kim varsa- gün içerisinde nasılsın demeyi bile çok görüyoruz. belki aklımıza gelmiyor belki yoğunuz belki canımız sıkkın belki o an için umursamıyoruz belki o çok değerli vaktimizi çalacak belki belkileri çoğaltabileceğimiz daha bir çok belkiye sahibiz. tuhaf geliyor tabii oldukça. hem sevdiğimiz diyorsun hem aklımıza gelmez vaktimizi çalar diyorsun, diyeceksiniz. fakat yalan değil. şimdi herkes birkaç dakikalığına dürüst olsun, bu belkiler ağır geliyorsa hala bir kalbiniz var demektir, eğer eee yani? diyorsanız, üzgünüm kaybettiniz. hatta dahası var o yaptığınız "sevdiğime göre azalan" sıralamasında sondan itibaren kaybetmeye başlayacaksınız ve korkarım ki hızla giderseniz listede kimse kalmayacak.

oğuz atay geliyor aklıma, aslında aklımdan hiç çıkmıyor, her zaman bir köşesinde bir cümlesi, hayatının bir parçası var nedense. neyse konumuz bu değil,  "Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım."
bunu her okuduğumda sevmenin su içmek kadar rahat olmasından korkmuşumdur. bir insanı severken nasıl olur da boğazımın kuruduğunu hissetmek gibi doğan bir ihtiyaçtan esinlenebilirsin. yani suyu içtiğinde ona olan ihtiyacın geçici bir süre sonra biter ve ihtiyacın olmadıkça su içmezsin.her şey bu kadar basit mi. bir insan bir insanı su gibi mi sever. onsuz asla yaşayamazsın fakat çoğu zaman olmasa da olur mu. bilmiyorum. biz birbirimizi sevmek yerine birbirimize ihtiyaç mı duyuyoruz, biz bir birbirimizi sevmek yerine alışkanlık mı oluyoruz. alışmamışız, yoruluyoruz fakat her an uyanık olmalıyız.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Adaletin içinde bir zalim oturur.

Bugün bir çok adaletsizliğin inadına elime kalem almak istedim. Siz buna "mağdur edebiyatı" diyebilirsiniz. Pas tutmuş vicdanları düzeltecek olan ben değilim, elhamdulillah ki bundan sorumlu da değilim. Avazımın çıktığı kadar bağıramadığım için avazımın çıktığı kadar yazacağım. Bu uzun yolda adalet diye diye biteceğim. Çiğdem Topçuoğlu'nu biliriz, eşi Mavi Marmara şehididir. Bir insana zulmetmenin çok yolu vardır, eminim artık buna. Çiğdem Ablanınki de bu, haklı feryadına ortak olmak için paylaşıyorum bunu. Bir kez daha ben sormak istiyorum: "Sayın hakim(!) ellerinizdeki kanı, yüreğinizdeki pisliği nasıl temizleyeceksiniz? Siz bir Rahel bile olamadınız!"

Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.*

Allah bizleri dilini eğip bükenlerden, çekinenlerden, adaletle hükmetmeyenlerden korusun. Allah zalimlere adaletiyle muamele etsin. Adalet farzdır. Adaletle hükmetmemiz bize emredildi.**Güzel günlerin geleceği muhakkak, Allah bizlere bunu garanti ediyor, bir an bile şüphe etmiyoruz. Lakin yüreğimizi paramparça eden tek şey, zalime alkış tutanlardır. Rabbim bizleri zalime susarak dilsiz şeytan olmaktan muhafaza buyursun.

Hiç üzülmeyeceğim. Hiç üzülmeyin arkadaşlar. Allah aşkına üzülmeyin. Bugün Mursi'yi zindanlara sokanlardan, Çiğdem Abla'yı ağlatanlardan, Filistinlilerin yaşama hakkını ellerinden alanlardan, Suriye'yi inim inim inletenlerden, bir topluluğa bilenip masumların canını yakanlardan, çıkarları doğrultusunda Hakk'ı çiğneyenlerden ve tüm bunlara seyirci kalanlardan Allah hesap soracaktır. Allah'ın adaleti tecelli ettiğinde onlara bir yardımcı bulunmayacaktır. Eğer göremiyorsak, hata ediyorsak, adaletten şaşıyorsak Rabbim kıblemizi tekrar sana çevir.

Son kelam yine Allah'ındır.
Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. ***



*Nisa / 135
**Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Nisa/58)
*** Maide/8

4 Aralık 2016 Pazar

00.20 Kahvesi

Ben yine kahvemi koydum. Son günlerde yaptığım en rahatlatıcı hareket bu, sahi neden yazmıyordum ki? Aslında pek çok sebebi vardı, tıpkı tekrar başlamam gibi. Kahvem bitene kadar yazmış oluyorum. Üzerinde pek düşünmeden, üzerinde hiç düşünmeden, içimden gelip geçen ne varsa. Önceden böyle değildi, yazdığımda duygu arardım. Bilirdim, benim yazdığım her cümlede duygu vardı, sözlerimin hepsi gerçekti, fakat bazen inandırmak gerekiyor. Artık buna ihtiyaç duymuyorum ya da gerek duymuyorum. Hangisini tercih etmek isterseniz. O yüzden edebi cümleleri bıraktım. "Ya , he, olum, tabiiii" diyorum mesela. Diyeceğim, "he" benim ayrılmaz bir parçam. "Efendim" demeyi öğretenlere inat, kibarlık safsatasını da bir köşeye kaldırırsak, "he" diyeceğim ben. Tüm bunlarla birlikte ne de çok ben dediğimi fark ettim. Aralıksız bir aydır yazdığım her şeyde ben varım. Ben ben ben ben... Kendimi anlatma derdi nereden hasıl oldu bana? Hayatımı bilmek zorundaymışsınız gibi. - Bakın ilk yudumumu aldım kahveden, dudaklarımı yakmamayı becerdim bu kez.- İşte bunu yapıyorum. Benimle birlikte birileri daha yaşadığımı hissetsin istiyorum, sanırım. Bazen uzay istasyonunda dünya ile bağlantısı kopan bir astronot gibi hissediyorum, "Sesimi duyan var mı?" diye anons geçesim geliyor. Muhtemelen o yapılan olayın adı anons geçmek değil ya, neyse, kara cahilliğimi suratıma vurmayın, ben yeterince farkındayım.

Popüleritemi özledim galiba, şımarıklığım bu yüzden. Okuyucu kitlem kaybolmuş. Eskiden eleştiri,övgü karışımı geri dönüşler olurdu bana. Farkında olmasam da o bir heves hatta bir sorumluluk dahi katıyormuş bana. "Tülay geri döğğn." diye bağırasım geldi. 


Geri dönün olum, saygı sorumluluk kalmadı bende. İyice kıraathaneye dönüştüreceğim burayı, benden söylemesi. Yemin ediyorum kulağıma okey sesleri geldi. Ahmet abi çayla bizi beee!

3 Aralık 2016 Cumartesi

Zaman ne de çabuk geçiyor...*


Bahisleri açıyorum arkadaşlar, - annem duysa "bak bak , gavur gavur laflar ediyor." derdi, sinirlenince her şeyi iki kez söylüyor.- Bahisler diyordum, evet, en hüzün kokan şarkılar Rumeli'den çıkar -nokta-. Bknz: Mendilimin Yeşili . İtiraz eden arkadaşları ilk noktadan çıkışa alalım. Diktatör rejimi blogumda başlatmış bulunuyorum, biz büyüklerimizden böyle gördük. Bahisi de kapattım, haram - günah hareketler ya! Bir tane daha var tabii ki bu benim favorilerimdendir. Bknz: Çıkayım Gideyim . Size playlist yapıyorum ya hu, ne kadar şanslı insanlarsınız. Siz şimdi diyeceksiniz ki, "Kızım sen hayırdır, bu memleket sevdası nereden geliyor?" Eee, muhacir kızıyım ben. Ana sebep bu değil tabii, topraklarımıza geri dönüşün hazırlıklarını yapıyorum sadece. Gizli bir faşistlik de var bende. Tabii sinirlenince ilk kurduğum cümle: "Arnavutum kardeşim ben, damarıma basmayacaksınız." olur. Üçüncüyü de bırakıyorum; hoooop bıraktım. Ne çok köprü kurdum:), köprü işi bir tek Word'de kolay sanırım.  

Şimdi özete geleceğim. Sonuç diyecektim, fakat ben sonuçlara pek inanmıyorum. Umarım ki şarkıları dinlediniz, çünkü dinlemelisiniz. Dinlemeyeni de çıkışa alabilir miyiz, ilk ünlemden! Tümevarım mı tümdengelim mi artık her neyse, Rumeli insanları kavuşamıyor. Ciddi bir şeyden bahsediyorum, yani birazcık aklınız falan varsa muhacir kızı/oğlanı sevmeyin. Bu kadar türkü ve ben yanılıyor olamayız. Ben neyse de türküler yanılmaz hani. Biraz aklınızı kullanın. He ben Sezai Karakoç olacağım diyorsanız , onu bilemem, fakat bir Mona Roza'nızı alırım. "Artık inan bana muhacir kızı"nı bile ikilemek zorunda kalırsınız yine de, inandırmak bile güç olacaktır ki sevmesi var bir de. İyisi mi siz hiç bulaşmayın, bir bakışıyla sizi öldürecek birini sevemeyin ki; "Açma pencereni, perdeleri çek/ Mona Roza seni görmemeliyim." mısraları yüreğinizi dağlamasın. 

"Kırgın kırgın bakma yüzüme Mona
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler."*

*Mona Roza